Dinlemek istediğiniz Türkü:

Alevi-Bektaşi Yolunun Önderleri

Alevi / Bektaşi yolunun baş önderi kuşkusuz Hz. Ali ‘ dir. Onun soyundan gelen İmamlar, Hoca Ahmet Yesevi, Lokman Perende, Hacı Bektaş Veli, Abdal Musa, Balım Sultan, Şah İsmail, Pir Sultan Abdal, Karacaahmet Sultan, Şah Kulu Sultan vb. ulu kişilikler yolu sürdürmüş ve yola hizmet etmiş olan önderlerdir. Biz bu bölümde doğrudan Alevi / Bektaşi olmasa da Alevi / Bektaşi yolunun oluşumuna dolaylı dolaysız katkıda bulunan Baba İlyas, Baba İshak ve Şeyh Bedrettin gibi Anadolu Türkmen halkının efsanevi, tarihsel yolbaşçılarından da bahsedeceğiz.

1. HAZRETİ ALİ

Hazreti Ali, yolun kurucusu ve baş önderidir. Alevi / Bektaşiler ona tarifsiz bir sevgiyle bağlıdırlar. Onu sevmek, dindir, imandır. Nitekim Hazreti Muhammed, “ Ali’yi seven beni sever, beni Seven Allah’ı sever.” Demek suretiyle Hazreti Ali sevgisinin İslam’daki yerini ve önemini çok açık bir biçimde dile getirmiştir.

Hazreti Ali, zulme karşı başkaldırmanın tarihsel simgelerinden biridir. O mazlumların en büyük lideridir. Kendisi de büyük haksızlıklara uğramış, büyük acılar yaşamıştır. O, Tanrı’nın en sevgili kullarındandır. Onda üstün nitelikler vardır. Bu üstün nitelikler ona Tanrı tarafından verilmiştir. O, seçilmişlerdendir. O, Tanrının rızasını kazanmış / murtaza olanlardandır. O, evveldir. O,ahirdir. O, batındır. O, zahirdir. O, candır. O, canandır. O, dindir. O, imandır.

Alevi / Bektaşiler ona duydukları tarifsiz sevgi ve bağlılığın bir yansıması olarak onu çeşitli adlarla anmaktadırlar.

O, Şah – ı Merdan’dır. Yani yiğitlerin şahıdır.
O, Şah – ı Evliya’dır. Yani velilerin şahıdır.
O, Şir – i Yezdan’dır. Yani Tanrı’nın arslanıdır.
O, Nihan’dır. Yani sırdır.
O, Şah – ı Velayet’tir. Yani veliliğin şahıdır.
O, Ebu Turab’tır. Yani toprağın babasıdır.
O, Bab’ül – İlm’ dir. Yani bilimin kapısıdır.
O, Emir’ül – Mü’minin’ dir. Yani İnananların önderidir.
O, Haydar’dır. Yani arslandır.
O, Vechullah’tır. Yani Tanrı’nın yüzüdür, tecellisidir.

HAZRETİ ALİ’NİN SOYU ve ONA DUYULAN EŞSİZ SEVGİNİN KAYNAĞI

Yiğitlerin Şahı olan Hazreti Ali, 598 yılında Mekke’de doğmuştur. Ölüm tarihi ise 661’dir. Kureyş kabilesine mensuptur. Babası Ebu Talib, annesi Fatıma’dır. Hazreti Ali, peygamberimiz Hazreti Muhammed’in amcaoğludur. Kızı Fatıma ile evlenerek damadı olmuştur. Bu evlilikten Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin dünyaya gelmiştir. Hazreti Fatıma, Hazreti Ali, Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin, Hazreti Muhammed’in ehlibeytidir.

Hazreti Ali, İslam’ın kuruluş döneminde Hazreti Muhammed’in yanında olmuş, yiğitliği ve yürekliliği ile onu korumuştur. Hazreti Ali, İslam’ı kabul eden ilk erkektir. Çocuk yaşta İslam dinine girerek hiç günah işlemeden, putperest bir geçmişe sahip olmadan Allah’ın dinine hizmet etmiştir. Bu özellik onu öbür sahaben / peygamberin arkadaşlarından ayıran önemli bir unsurdur. Hazreti Ali, Hazreti Muhammed için ölümü göze almış, Mekke’den Medine’ye göç sırasında yatağına yatarak peygamberin düşmanlarına karşı kalkan olmuştur.

Hazreti Ali, halife Osman’ın ardından dört yıl dokuz ay süreyle halifelik yapmıştır. Bilindiği gibi Hazreti Muhammed’in ölümünü ardından İslam toplumu arasında halife seçimi noktasında anlaşmazlıklar yaşanmıştır. Bu anlaşmazlıkların İslam öncesi döneme kadar uzanan nedenleri bulunmakla birlikte, temel ayrılık Hazreti Muhammed’in hastalığı sırasında vefatından kısa bir süre önce Müslümanlar için bir vasiyet yazma isteğinin başta Ömer olmak üzere sahabeden kimilerince engellendiği, oysa peygamberin Hazreti Ali’yi yerine halife tayin etmek istediği yolundaki iddialara dayanmaktadır. Alevi ve Şiilere göre; zaten Hazreti Muhammed, Gadirhum’daki söyleviyle Hazreti Ali’yi vasi tayin etmiştir. Ancak; Ebubekir, Ömer, Osman vd. kişilerce peygamberin bu isteği göz ardı edilmiştir. Hazreti Ali, peygamberin cenaze işleriyle uğraşırken, Ömer’in etkisiyle Ebubekir halife seçilmiştir.

Hazreti Ali, ancak Osman’ın öldürülmesinin ardından halife olabilmiş ve hilafeti dört yıl dokuz ay kadar sürmüştür. Emevilerin bütün yıkıcı muhalefetine karşın Hazreti Ali hilafeti sırasında İslami ilkelere uygun, adil bir yönetim sergilemiş ve İslam toplumunun büyük sevgisini kazanmıştır. İslam toplumunda ilk bilimsel çalışmalar onun döneminde başlamıştır. Bu amaçla Hazreti Ali’nin bir bilim bakanlığı kurduğu belirtilmektedir. ( 1)

Türklerin Hazreti Ali’ye büyük bir sevgi duydukları malumdur. Bu sevginin oluşumundaki etkenlerden biri olarak da Onun halifeliği döneminde İslam ordularının Türkistan’daki harekatını durdurmuş, hatta Horasan’ı tahliye etmiş olması gösterilmektedir. (2)

Hazreti Ali’nin döneminde yeni hukuki düzenlemelerin yapıldığı, el kesme cezasının Hazreti Ali tarafından yasaklandığı da belirtilmektedir. (3)

Ali sözcüğünün anlamı “ yüce” dir. Adının anlamındaki yücelik onun özel olduğunun da göstergelerinden biridir. Ondaki yücelik Tanrı’dandır. Nitekim Alevi / Bektaşiler, Onda İlahi / Tanrısal özellikler olduğuna inanırlar. Bu inanış, Alevi karşıtları tarafından Hazreti Ali’nin Tanrılaştırıldığı ve putlaştırıldığı suçlamasına zemin teşkil etmiştir. Oysa bu suçlama yersizdir. Çünkü Alevi / Bektaşi inanışının omurgasını oluşturan “ vahdet – i vücud “ anlayışı ve Tanrı’nın insanda tecelli ettiği düşüncesi, bu inanışın yani Hazreti Ali’nin Tanrısallığı inancının temelini oluşturmaktadır. İnsan Tanrı’dan bir parçadır. Nitekim Tanrı, “ Biz insana ruhumuzdan üfledik.” Buyurmaktadır. Hazreti Ali’deki Tanrısallık da böyle anlaşılmalıdır.

Aleviler, Hazreti Ali ve Hazreti Muhammed’in yol kardeşi / Musahip / anda / yoldaş olduğuna inanırlar. Nitekim Buyruk’ta bu durum açıklanmaktadır. Dolayısıyla bu inanışın kaynağı da Buyruk’tur. Bilindiği gibi Buyruk, Alevi / Bektaşi yolunun temel kaynaklarındandır.

Hazreti Muhammed’in Hazreti Ali için söylediği kimi sözler onların yol kardeşi olduğunu ortaya koymaktadır. Peygamberimiz Hazreti Ali için şöyle buyurmaktadır:

“ Sen bendensin, ben sendenim.”
“ Ali ve ben aynı ağaçtanız. “
“ Ali’ye eza eden bana eza eder. “
“ Bir kimse Ali’yi severse beni sevmiş olur ve Ali’ye buğz ederse bana buğz etmiş olur.”

Alevi / Bektaşi ozanları şiirlerinde Ali sevgisini en yüksek edebi güzelliklerle işlemişlerdir. Bektaşi ozan Muhittin bir şiirinde Hazreti Ali’yi şöyle anlatmaktadır:

“ Dinle imdi bu sözümü,
Delil ve burhandır Ali.
Gel eşiğe sür yüzünü,
Kıble – i imandır Ali.

Hakikattir, marifettir,
Tarikattir, şeriattir,
Nübüvvettir, velayettir,
Küllide yeksandır Ali. “

Hazreti Ali’ deki Tanrısal nitelikleri, Pir Sultan Abdal, Yunus Emre’yi anımsatır bir biçimde şöyle dile getirmektedir:

“ Yer yoğiken, gök yoğiken var olan,
Arş yüzünde kandildeki nur olan,
Gahi merkez olup, gahi yer olan,
Ali’dir ki, şah – ı Merdan Ali’dir. “

Büyük veli ve büyük Türkmen ozanı Pir Sultan Abdal bir başka nefesinde ise şöyle demektedir:

“ Bu dünyanın evvelini sorarsan,
Allah bir, Muhammed Ali’dir, Ali.
Sen bu yolun sahibini ararsan,
Allah bir, Muhammed Ali’dir, Ali. “

Kızılbaş Safevi Türkmen Devleti ‘nin kurucusu büyük ozan Şah İsmail Hatai ise Hazreti Ali ve Hazreti Muhammed’e olan sevgisini şöyle dile getirmektedir:

“ Daim fikrimde zikrin, ya Muhammed , Ya Ali.
Gönlümün evinde şükrün, ya Muhammed, ya Ali.
Tanıyamaz kendi özün seni yakın bilmeyen
Alemin ayinesisin, ya Muhammed ya Ali.”

Hazreti Ali’ye duyulan sevgi ve bağlılık, Alevi / Bektaşi yolunun özüdür, temelidir. Hazreti Ali ile birlikte onun çocukları olan Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin’e de büyük bir sevgi beslenmektedir. Ancak Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin konusuna geçmeden önce Hazreti Ali ile ilgili bir tartışmaya değinmek istiyorum.

ALEVİLERİN ALİ’Sİ AHİSTORİK Mİ ?

Alevilik üzerine yazı yazan, fikir üreten kimi çevreler ve kimi bağnaz Sünni ve Şii araştırmacılar tarafından sıkça gündeme getirilen konulardan biri de Alevilerin inancının odağında yer alan Hazreti Ali’nin İslam tarihindeki “ dördüncü halife” , Hazreti Muhammed’in kuzeni ve damadı olan Ali olmadığı; tarihteki gerçek Ali’ de olmayan özelliklere sahip olduğu, dolayısıyla ahistorik / tarih dışı, üretilmiş ve menkıbesel bir kişilik olduğu yönündeki tartışmalardır.

Bu tartışmaların iki amacı vardır: Birincisi; Alevilere; “ Hazreti Ali, Sünni ve Şii müslümanlar gibi namaz kılan, Ramazan orucu tutan, Hac ibadeti yapan vb. bir İslam ulusudur, o halde siz de onun gibi olun, Sünni ve Şiiler gibi namaz kılıp Ramazan Orucu tutun.” şeklinde propaganda yapıp onları asimile etmektir. Bu yaklaşımda olanlara göre, Kırklar Meclisi ve Kırklar Cemi bir uydurmadan ibarettir. Dolayısıyla cem ve semah diye bir ibadet yoktur. Asıl farz olan Muharrem orucu değil, Ramazan Orucudur. Yani yüzyıllardır Alevi / Bektaşi ozanları tarafından anlatılan miraç ve Kırklar Cemi ve Kırklar Meclisi yalandır. Yüzyıllardır tutulan Muharrem oruçları boşunadır. O halde tüm Alevi / Bektaşi ozanları, tüm dede ve babalar yalancıdır. Sadece Sünni ve Şii hadis kitapları ve diğer Sünni ve Şii kaynaklar doğrudur.

İkincisi; “Alevilik İslam dışı bir inançtır. Başlı başına bir dindir. Ya da Zerdüştlüğün, Yezidiliğin vb. devamıdır. Alevilerin Ali’si aslında Sümer metinlerinde geçen ve ateş ruhu anlamına gelen “ Al “ veya “Alu” ya da ateşperestlerin ilahının Harran bölgesindeki adlandırması olan “ Alla “ veya “ Al “ dır.(4) Alevilik bir Kürt dinidir. Kökeni mezopotamya’dır. O halde Aleviler, İslam dışı olduklarını kabul etsinler. Kürtleşsinler. Hatta ateistleşsinler.” Diye propaganda yaparak, Alevileri kendi siyasal hedeflerine ve inançsızlıklarına payanda yapmaya çalışmaktır.

Birinci amaç için çalışanlar zaten yüzyıllar boyu Alevi Müslümanları ezen, katleden, onları kafir gören, zındık sayan, düşman belleyen geleneğin devamıdırlar. Bunlara göre Aleviler, Alevi gibi yaşadıkları sürece kafirdirler, zındıktırlar; Müslüman sayılabilmeleri için Sünni veya Şii olmaları gerekmektedir. Bu bağnazlara kızıp “ Evet biz Müslüman değiliz demek. “ deyim yerindeyse onların ekmeğine yağ sürmektir. Eğer İslam’ı sadece Sünnilik veya Şiilik olarak görecek olursak Aleviliği İslam dışı saymak kabil olacaktır. Ancak bu doğru değildir. Aleviliğin tarihsel arka plan anlamında gerçek İslam’a sahip çıkma ve onu yaşama egemen kılma hareketi olduğu düşünülecek olursa bu tutum Aleviliğe zarar vermekten başka bir işe yaramayacaktır. Ebussuudların, İbni Kemallerin, İdris – i Bitlisilerin süreği olan bağnazlara rağmen ve onlara inat tüm Alevi / Bektaşiler müslüman ve mümin olduklarını haykırmaya devam etmelidirler. Çünkü bu, hakikatin ta kendisidir. Hazreti Ali efendimizin Sünni ve Şii müslümanlar gibi namaz kılıp kılmadığı ve Ramazan orucu tutup tutmadığının Aleviler için hiçbir önemi yoktur. Tıpkı onun Arap olmasının, Arapça konuşmasının, entari giymesinin, kefiye takmasının, birden çok kadınla evlenmesinin, sakallı olmasının vb. önemi olmadığı gibi. Çünkü Alevilik, Ali’yi körü körüne taklit etmek değildir. Alevilik, Sünni ve Şii müslümanların çoğunun yaptığı gibi Ali’yi ve İslam’ı şekilciliğe boğmak, zahirde takılıp kalmak değildir. Onu örnek almak, ona sınırsız bir sevgiyle bağlanmak, ondan medet dilemek, Tanrının onda tecelli ettiğine inanmak, zulme ve zalimlere karşı direnişinden güç almaktır. Alevilerin Ali’si doğrudan doğruya historik / tarihseldir. Hazreti Muhammed’in kuzeni ve damadı olan İmam Ali’dir. Ancak Alevi / Bektaşiler, tarihsel süreçte ona olan sınırsız ve eşsiz sevgilerinin bir sonucu olarak Hazreti Ali’yi historik kimlik ve kişiliği ile asla çelişmeyecek şekilde yüceltmişler, uğradıkları her zulüm ve katliam sonrası direniş kaynağı ve yeniden ayağa kalkmada tükenmez bir güç menbaı olarak görmüşler, Sünni ve Şiilerin silmeye çalıştıkları uluhiyetine vurgu yapmışlardır. Zaten, “ Ali’yi seven, beni sever. Beni seven Allah’ı sever. “ diyen Hazreti Muhammed onu sevmeyi Allah’ı sevmekle bir tutarak ondaki uluhiyete işaret etmiyor mu ?

“Ali, camiye gitti, namaz kıldı, Ramazan Orucu tuttu. Eğer onu seviyorsanız siz de namaz kılın, Ramazan orucu tutun.”, diye baskı yapan zalimlere Pir Sultan’ın verdiği yanıtı yineleyelim:

“Alınmış abdestim aldırırlarsa,
Kılınmış namazım kıldırırlarsa,
Siz de Şah diyeni öldürürlerse,
Ben de bu yayladan şaha giderim.”

Yine Alevi / Bektaşileri Kabe’ye yönelip secde etmeye ve onu ziyarete yani Hacca çağıranlara da Yunus’un dilinden yanıt vermek gerek:

“ Çalış, kazan, ye, yedir.
Bir gönül ele getir.
Yüz Kabe’den yeğrektir.
Bir gönül ziyareti.”

İkinci amaç için çalışanlar, tıpkı birinci amaçta olduğu gibi Hazreti Ali’yi sadece 7. asırda yaşan Ali olarak düşünmekte ve ona ilişkin yazılan Seyyid Radıy’a ait “ Nehc’ül – Belaga “ adlı kitapta Hazreti Ali’ye atfedilen söz / hadisleri temel alarak, ona şeriatçı, cihatçı vb. yakıştırmalar yapmaktadırlar. Buradan hareketle de günümüz Alevilerinin şeriata, cihatçılığa karşı oluşunu temel alarak Ali’siz yeni bir Alevilik inşa etmeye çalışmaktadırlar. Oysa Hazreti Ali pek çok kez dünyaya gelmiştir. Hünkar Hacı Bektaş Veli, Şah Hatai, Pir Sultan Abdal, Ali’den başkası değildir. Dolayısıyla, Ali denildiğinde sadece 7. asırda yaşayan Ali anlaşılamaz. Kaldı ki şeriatçı, cihatçı oluşu da onların anladığı anlamda değildir.

İkinci amaç için çalışanlara verilecek yanıt da şudur:

Biz Allah’a kul, Muhammed’e ümmet, Ali’ye talip olanlarız. Ya siz kimsiniz ? Zerdüşti mi ? Yezidi mi ? Yoksa ateist mi? Ya da din düşmanı mı ? Yahut Kürtçü, bölücü mü ? Türklük ve müslümanlık kimliğinden rahatsızlık duyan bir soy özürlü mü ?

(Aleviliği İslam dışı gösterme çalışmalarındaki amaçlardan biri de eski Türk inançları ve kimi kültler ve inançlar ile olan bağını temel alarak onu İslam dairesinin dışına taşımaktır. Bu bağlamda dikkat çekici analizlerden biri de Nejat Birdoğan’a aittir:

“ … Tanrısal köklerine bakıldığında, yani Alevi tapınmalarında ve inanmalarındaki ritüellerine bakıldığında, hiçbir özelliklerinin İslam dairesinden gelmediğini görüyoruz…cemlerdeki müzik, şiir ve semahın İslam kaynaklarında reddedildiğini bilmekteyiz. Ruh göçü, tanrının insanda tecelli etmesi, halka namazı, Kıbleye değil insana secde vb.davranmalar da bizi İslam dairesinin dışına taşımaktadır. Ehl- i Beyt yandaşlığı ise Şah İsmail Hatayi’den sonra, yani 16. yy. başlarından sonra bir takıyye, yani kimlik saklama… çabasından ileri gelmektedir.” (Aktaran: Burhan Oğuz, Türk Halk Düşüncesi ve Hareketlerinin İdeolojik Kökenleri, 3. cilt, s. 24 )

Bu konuya daha sonra tekrar ve daha ayrıntılı bir biçimde değineceğiz. Ancak şimdilik şu kadarıyla yetinelim. Arapların yaşadığı biçimiyle ( ortodoks İslam ) İslam dini tam anlamda özgün bir din midir ki , Türklerin İslam’ı yaşayış biçimlerinden olan Alevilik tümüyle özgün olsun ? İslam’da, Arap toplumunun İslam öncesi gelenekleri, inançları ve diğer kültürel birikimi yok mudur ? Elbette ki vardır. Arap / Emevi / Abbasi İslam’ı ya da diğer bir ifadeyle ortodoks İslam, Hazreti Muhammed’in tanrıdan aldığı vahiyden ibaret olmayıp Tanrısal vahiy ile kadim Arap kültürünün tabii bir sentezidir. Bu sentezin kadim Arap kültürü ile ilgili kısmını Aleviliğin Eski Türk İnançları ile ilişkisini ele alacağımız bölümde ayrıntılı bir biçimde inceleyeceğiz.)

Ali’ye şeriatçı diyorsunuz. Ali’nin şeriatı her Alevinin de şeriatıdır. Alevilerin karşı çıktığı şeriat, egemen Emevi / Abbasi İslam’ının ürettiği ve gerçek İslam’da bulunmayan bir sürü çağ dışı unsurların oluşturduğu şeriattır. Ali’nin, dolayısıyla gerçek İslam’ın şeriatı; eşitlikçilik, adalet, özgürlük, ahlak, erdem, zulme karşı çıkış, iyilikten yana olup kötülüğü önlemek, insanları sevmek, Tanrı’yı bir bilip ona itaat etmek ve ona kul olmaktır. Büyük Alevi ozanı Yunus Emre’nin dediği gibi;

“ Bu, bildiğin şeriat değil,
Şeriat var şeriat içinde.
Gittiğin yol tarikat değil,
Tarikat var, tarikat içinde.”

Ali’ye cihatçı diyorsunuz. Hazreti Ali gerçek İslam şeriatını yaymak için; yani ahlakı, erdemi, iyiliği, sevgiyi, adaleti yaymak için mücadele etmiştir. İşte gerçek cihat budur. Bu anlamda elbetteki cihatçıdır. Hazreti Ali yaşadığı dönemin koşulları ve mensup olduğu toplumun gelenekleri çerçevesinde davranmıştır. Ancak Alevi / Bektaşilere göre Hazreti Ali, sadece İslam’ın ilk yıllarında yaşayıp gitmiş bir kişi değildir. O, Bektaş Veli donunda, Şah Hatai donunda, Pir Sultan donunda tekrar gelmiştir. Her gelişinde de geldiği dönemin koşullarına göre davranıp müminlerin yol göstericisi olmuş, zulme karşı direnişin simgesi olmaya devam etmiştir.

Münkirlere sözün kar etmeyeceği bellidir. İnançsızların, müminleri / Alevileri, Ali’den ayırmaya güçleri yetmeyecektir. Onların Ali’ye duyulan sevgi ve bağlılığı idrak edecek güçleri de yoktur. Kişi idrak edemediği şeyleri inkar edermiş. Bu nedenledir ki, onların Ali yolunu anlamlarını ve benimsemelerini beklemek boşunadır. Bu bilinç ve duyguyla sözlerimizi Kaygusuz Abdal’ın Ali sırrını açıkladığı bir nefesiyle bağlayalım:

“Ali’ ye ismullah derler
Yüzüne secde ederler
Taş yerine koyarlar
Koyamazsın demedim mi ?

Bu Kaygusuz ezeliden
Himmet almış ol veliden
Oku ilmini Ali’den
Doyamazsın demedim mi ? “

Şah – ı Merdan Ali’nin Sözlerinden Kesitler

“ Sen ey İnsan, apaçık bir kitapsın. Öyle bir kitap ki, harfleriyle yüreğin okunur.”

“ İki şey vardır ki, sonu bulunmaz: Bilgi ve akıl. “

“ Bilgin ölü olsa da diridir. Cahil diri olsa da ölü. “

“ Sana karşı kusurlu davranan kişi bağışlamanı dilerse bağışla. Çünkü Allah’ın iyilikleri onun kötülüklerinden çok daha büyük olacaktır. “

“ Eğer yoksullaşırsan, yoksulluğunu gönül varsıllığı ile tedavi et.”

“ Sırrı erdemli insanlardan başkasına verme. Zira o sır yalnızca erdemli insanlarda sır olarak kalabilir.”

“ Başkalarının sırrı sana emanet edilirse onlara sahip çık. Dostlarının ayıplarını görürsen, üstünü ört ve sakla. “

“ Yerilen aşağılık kişiler, saygınlık döşeklerine oturacak olursa biz ayağa kalkarız.”

“ Zulme ve zalime boğun eğen kimse hem hakkından olur hem de şerefini yitirir. “

“ Akıl gibi mal, iyi huy gibi dost, edep gibi miras, ilim gibi şeref bulunmaz. “

“ Dert ve sıkıntının şiddetine sabır göster. Zira onun da sonu gelecektir. Bil ki sabır, asalet derecesidir. “

“ özgür insan tarafından yapıldığında iyilik, bir Nisan yağmuru damlasının sedef kabuğunda inciye dönüşmesi gibidir. Tutsaklığı babadan devralanlar içinse yılanın ağzındaki zehir gibidir. “

“ Emrin altında bulunanlar için yüreğinde muhabbet, merhamet duyguları ve lutuf eğilimleri besle. Sakın çaresizlerin başında, kendilerini yutmayı ganimet bilen yırtıcı bir canavar kesilme. Çünkü onlar iki sınıftır: Ya dinden kardeşin, ya da yaradılıştan eştir sana…”

“ Ne kötüdür haram yemek; zulmün en kötüsüyse zayıfa zulmetmek…”

“ Sana sert davranana karşı yumuşak ol. Belki o da yumuşar. Düşmanına üstünlükle muamele et ve onu bağışla. “

“ Konuğuna gücün yettiğince ikramda bulun. Öyle ki, ona saygıdan seni mirasçı saysınlar. “

“ İki tür insan vardır: Bilen ve dinleyen. Diğerleri işe yaramaz çökeltilerdir. “

“ Bilim insanın güzelliğidir. Onu kazanmak için gayret göster. Onu kazan ki, kahrıyla yaşayan bir insan olma. “

2. HAZRETİ HASAN VE HÜSEYİN

İslam tarihinin en önemli olaylarından olan hilafet ve imamet meselesinin haklı ve fakat mazlum tarafını teşkil eden ehlibeytin önde gelen kişileri olarak Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin, Alevi / Bektaşi yolunun önderlerindendir. Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin, Hazreti Ali’nin oğulları ve Hazreti Muhammed’in torunlarıdır. İkisinin de halifeliği Emevi sülalesi tarafından engellenmiş ve ikisi de şehit edilmiştir.

Hazreti Hasan, hilafet için mücadele etmiş fakat başarılı olamamıştır. Muaviye, çeşitli hilelerle Hazreti Hasan’ı engellemiş ve yaşamını yitirmesi için uğraşmıştır.

Hazreti Hasan, karısı tarafından zehirlenerek öldürülmüştür. Muaviye, Hazreti Hasan’ın karısı Cude’yi oğlu Yezid’le evlilik vaadiyle kandırmış, kiralık adamı Mervan’ın suç ortaklığı ile Hazreti Hasan’ı zehirletmiştir. ( 5 )

Hazreti Hüseyin’e gelince…

İmam Hüseyin, Hicretin üçüncü, başka bir rivayete göre ise dördüncü yılı Şaban ayının 3. günü Medine’de doğmuştur. Yine rivayete göre altı aylık doğmasına karşın yaşamıştır. İslam inancına göre Hazreti Hüseyin dışında altı aylık olup da yaşayan tek kişi Hazreti İsa’dır. ( 6 )

Muaviye’nin ölümünün ardından onun isteği üzerine yerine Yezid geçmek istedi. Fakat Hazreti Hüseyin buna karşı çıktı. Onun şöyle dediği rivayet edilmektedir:

“ Şu dünyanın gidişatına bak ey Velid, haksızlık da ağaçlar gibi büyüyüp dal budak salar oldu. Muaviye zaten halifeliği binbir hile ile ele geçirmişti. Bu da yetmezmiş gibi şimdi de oğlu halifeyim diye ortaya çıkıp hak iddia ediyor. “ ( 7 )

Hazreti Hüseyin beraberindeki 70 – 80 kişi ile Kufe’ye doğru yola çıkar. Kufe halkı halife olarak ona biat etmiştir. Ne var ki Yezid ondan önce davranıp şehre kendine yandaş bir vali atamış ve bu vali bir ordu hazırlayarak Hazreti Hüseyin’in şehre girişini engellemiştir. Kufe valisi İbni Ziyad, Hazreti Hüseyin ve arkadaşlarının teslim olmasını ve Yezid’e biat etmesini istemiştir. Hazreti Hüseyin bunu reddetmiş ve beraberindekilerle Kerbela denilen yerde günlerce susuz bırakılmış, ardından başı kesilerek şehit edilmiştir.

Hazreti Hüseyin ve yanındakiler bu davranışlarıyla canları pahasına zulme ve haksızlığa boyun eğmediklerini göstermişler ve tarihin en şerefli, en asil ve en kahramanca duruşlarından birini sergilemişlerdir. İmam Hüseyin ve yanındakiler, zulme ve haksızlığa karşı çağlar boyu direnen mazlumların ölümsüz simgeleri olmuşlardır. Onların direnişi değişik ad ve şekillerde halen sürmektedir. İmam Hüseyin, adaletsizliğe, haksızlığa ve zulme karşı yükselen bir direniş bayrağıdır. O, bütün mazlumların güç ve inanç kaynağıdır.

İmam Hüseyin şehit edildiğinde tarih, Hicretin 61. yılı, Muharrem ayının onuncu günü, ikindi vaktini gösteriyordu. Şehit olduğunda 56 yaşındaydı. Bu olaydan sonra Yezid iki yıl saltanat sürdü. Ölümünün ardından yerine oğlu ikinci Muaviye geçti. Ancak o, hilafetinin kırkıncı günü şöyle bir konuşma yaparak hilafetten çekildi:

“ Ey nas ! Biliniz ki ben, bu zulmün devamına tahammül edemem. Hilafet makamı Ali’ye ve evladına ait bir makamdır. Ben bu hakkı gasbetmekten Allah’a sığınırım. Kendimi bu makamdan geri alıyorum.” ( 8 )

İkinci Muaviye’nin annesi ile birleşen Mervan o gece ikinci Muaviye’yi zehirleterek öldürtür. Yerine de kendisini Halife ilan eder.

Alevi / Bektaşi yolunun diğer İmamlarının adları ise şöyledir:

İmam Zeynelabidin,
İmam Muhammed Bakır,
İmam Cafer Sadık,
İmam Musa Kazım,
İmam Ali Rıza,
İmam Muhammed Taki,
İmam Ali Naki,
İmam Hasan Askeri,
İmam Muhammed Mehdi.

3. HOCA AHMET YESEVİ

Pir – i Türkistan olarak da bilinen Hoca Ahmet Yesevi ilk Türk mutasavvıflardandır. Doğu Türkistan’ ın Seyran ( sayram ) Kasabasında doğmuştur. Annesi Ayşe Hatun, babası Şeyh İbrahim’dir.1093 – 1166 yılları arasında yaşadığı sanılan Ahmet Yesevi, Türk tarihinin en önemli kişiliklerinden biridir. 12. yüzyılda Orta Asya bölgesinde büyük dinsel etkileri olmuş, Türklerin Müslümanlaşmasındaki önemli etmenlerden biri olarak tarihe geçmiştir. Ahmet Yesevi İlk Türk tarikatı olan Yeseviliğin kurucusudur. Yesevilik, Anadolu Aleviliğinin nüvesini oluşturur. Nitekim Anadolu Aleviliğinin temel kavram ve terimlerini ilk kez Hoca Ahmet Yesevi’nin Divan – ı Hikmet ‘inde görmekteyiz. Ahmet YESEVİ Hazretleri soyca Türk’tür. Türk diline çok büyük hizmetler etmiş, din dilinin Türkçeleşmesi için çaba sarfetmiştir. Ayet ve hadislerin Türkçelerini okuyarak Türkleri İslam’a çağırmıştır. Yesevi Hazretleri şöyle seslenmiştir:

“ Sevmiyorlar bilginler sizin Türk dilini
Erenlerden işitsen açar gönül ilini
Ayet, hadis anlamı Türkçe olsa duyarlar
Anlamına erenler başlarını eğip uyarlar…”

Hikmet adı verilen şiirlerinde kullandığı duru Türkçe ile Türk dilinin ve kültürünün başyapıtlarından birini oluşturmuştur. Anadolu’yu Türkleştiren 99 bin Horasan ereninin piri olan Hoca Ahmet Yesevi Hazretleri, Hünkar Hacı Bektaş Veli’ nin düşünce ve inanç dünyasının da mimarlarındandır. Hacı Bektaş Veli, Hoca Ahmet Yesevi’nin kurduğu Yeseviliği Anadolu’ya taşımış, ona yeni bir biçim ve öz vererek Anadolu Aleviliğinin / Türk Aleviliğinin oluşmasını sağlamıştır. Hacı Bektaş Veli, Ahmet Yesevi Hazretlerinin doğrudan öğrencisi değildir. Ancak onun öğrencisi olan Lokman perende’nin öğrencisidir.

Ahmet Yesevi ile Hünkar Hacı Bektaş Veli, dolayısıyla Yesevilik ile Alevilik ve Bektaşilik arasındaki manevi bağ ve ilişki, “ Velayetname – i Hacı Bektaş Veli “ de anlatılmaktadır.

Anadolu Türkmenlerinin yetiştirdiği büyük direniş ve mücadele ozanı Pir Sultan Abdal Ahmet Yesevi ile Hünkar Hacı Bektaş Veli arasındaki ilişkiye bir şiirinde şöyle yer vermektedir:

“ Hoca Ahmet Yesevi anın piridir.
Velayet, dağları taşları yürüdür.
Hazret – i Hakk’ın bu gizli sırrıdır.
Hacı Bektaş Veli, Sultan Balım var. “ ( 9 )

4. HACI BEKTAŞ VELİ

Anadolu’da Aleviliğin en büyük piri olan Hacı Bektaş Veli Hazretleri, Nişabur’da doğmuştur. Asıl adı Mehmet’tir. Bektaş, mahlasıdır. Net bir tarih olmamakla birlikte hem Velayetname’ye, hem Ariflerin Menkıbeleri’ne hem de Aşık Paşa Tarihi’ ne göre 1270 – 71’de ( Bu konuda başka bir görüş daha vardır. Buna göre Hünkar, 1337’de dünyadan göçmüştür.) eski adı Sulucakarahöyük olan Hacı Bektaş’ ta Hakk’a yürümüştür. ( 10 )

Hacı Bektaş Veli, Alevi / Bektaşilerin serçeşmesidir. Yani yolun beslendiği kaynaktır. O, ilim, irfan, sevgi, barış ve direniş pınarıdır. Ondan alınan güç ve esinle yüzyıllar boyu zulme, eritime / asimilasyona karşı direniş bayrağı yükselmiş, Alevi / Bektaşi kimliği yaşamıştır.

Hacı Bektaş Veli, 99 bin Horasan ereninden biridir. Onu Anadolu’ya Hoca Ahmet Yesevi’nin öğrencisi olan Lokman Perende göndermiştir. Anadolu’ya geldiği zaman, kardeşi Menteş ile birlikte Baba İlyas’ın yanına gittiği, onunla görüştüğü bazı tarihsel kaynaklarda ( Aşık Paşa’ nın Tevarih –i Ali Osman’ında ) belirtilmektedir. Baba İlyas / Baba Resul ve Baba İshak’ın Türkmenlerin hakları için başlattıkları toplumcu ayaklanma Farslaşmış Selçuklular tarafından 1240 yılında kanlı bir biçimde bastırılmıştır. Hacı Bektaş’ın kardeşi Menteş’in kalkışmaya / isyana katıldığı ve bu sırada Hakk’a yürüdüğü kabul edilir. Hünkar’ın bu kalkışmaya katılıp katılmadığı net değildir. Ancak katılmasa bile desteklemiş olma olasılığı büyüktür. Nitekim, onun kalkışmalarda etkin bir eylemci olmadığı fakat Baba İshak’ın halifesi olduğu belirtilmektedir. ( 11 ) Hünkar, kalkışmadan sonra Sulucakarahöyük’e gelmiş ve burayı mekan tutmuştur.

Hünkar’ın Anadolu’ya geldiği yıllarda Türkmenler, Arap ve Acem / Fars etkisindeki Anadolu Selçuklu Devleti’nin ağır zulmü ve baskısı altında eziliyor, Türklere insanlık dışı muameleler yapılıyordu. İşte Babai kalkışması bu nedenle çıkmış ve Baba Resul, Türkmenleri Selçuklu zulmünden kurtarmak için ayaklanmaya öncülük etmişti. Türkmen ayaklanması Fransız paralı askerlerinin yardımıyla bastırılmış ve kalkışmanın önderleri idam edilmiştir.

Hünkar Hacı Bektaş Veli ile ilgili en önemli konulardan biri de onun evlenip evlenmediği konusudur. Onun evlendiğini iddia edenler, Hünkar’ın İdris Hoca’nın eşi Kadıncık Ana’dan doğma kızı Fatma Nuriye Hatun ( Kutlu Melek ) ile evlendiğini ileri sürerler. Bu görüşte olanlara Çelebiler denilmektedir. Çelebilere göre Hacı Bektaş Veli evlenmiş ve çocukları olmuştur. Çelebiler kendilerinin Hünkar’ın soyundan geldiğini iddia etmektedirler ki bu nedenle onlara “ Beloğlu “ denilmektedir.

Hacı Bektaş Veli’nin hiç evlenmediğini iddia edenlere ise Babalar / Babağan denilmektedir. Babalar kendilerini “ Yoloğlu “ olarak adlandırırlar.

Alevilik’te Hünkar’ın soy ağacı konusu da önemlidir. Birçok Alevi onun Hazreti Ali’nin soyundan geldiğini, dolayısıyla seyyid olduğunu savunur. Ancak Hacı Bektaş Veli’nin soy kütüğünün Hazreti Ali’ye dayandırılması tarihsel ve kronolojik olarak mümkün değildir. Bektaş Veli’nin soy kütüğü şöyle belirleniyor:

Hacı Bektaş Veli, Seyyid Muhammed İbrahim Sani, Seyyid Musa Sani, İbrahim Mükerrem Al Mücab, İmam Musa Kazım, İmam Cafer Sadık, İmam Muhammed Bakır, İmam Zeynelabidin, İmam Hüseyin, İmam Ali.

Görüldüğü gibi Hazreti Ali ile Hacı Bektaş Veli arasında sekiz kişi var. İmam Ali, Hicretin 40. yılı RAMAZAN AYININ 21. GECESİ vefat eder. İmam HASAN 670’te, İmam Hüseyin 680’de şehit edilir. İmam Hüseyin’in oğlu İmam Zeynelabidin 712’de, onun oğlu Muhammed Bakır 732’de, Cafer –i Sadık, Hicri 148’de, İmam Musa Kazım miladi 799’da Hakk’a yürümüştür. Hacı Bektaş Veli ise, 1270 – 1271’de vefat etmiştir. Bu tarih ile İmam Musa Kazım’ın Hakk’a yürümesi arasında 500 yılı aşkın bir zaman var. Bu kadar yıl içinde Hacı Bektaş Veli arasında üç kişi bulunuyor. Bu ise bilimsel olarak hiç olanaklı değildir. ( 12 )

Bu nedenle Hacı Bektaş Veli’nin seyyid olması ve soyca Arap olması imkan dahilinde değildir. Hünkar soy itibariyle kesinlikle Türk’tür. Ancak onun soyunun Hazreti Muhammed’e dek dayandırılması anlayışı ona duyulan yoğun sevginin bir yansıması olarak yine çok sevilen Ehlibeyte olan bağlılıkla birleştirilmiş ve tümüyle efsanevi bir yapıya büründürülmüştür. Ancak onun büyüklüğünü ve yüceliğini kan bağında değil, düşünce ve inancında aramak gerekir. Aslolan soy değil, inanç ve düşüncedir. Eğer soy önemli olsaydı Hazreti Muhammed ve Hazreti Ali ile aynı soydan olup da onlara düşmanlık edenlere öfke duymamızın bir anlamı olmazdı. Ayrıca unutmamalıyız ki, Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin; “ Benim gerçek evladım, soyumdan gelen değil, yolumdan gelendir.” Dediği rivayet edilmektedir.

Hünkar Hacı Bektaş Veli, Anadolu’nun Türkleşmesi ve Müslümanlaşması hareketinin öncülerindendir. O, büyük Türkmen dervişi olarak söylediği özlü sözlerle ve yetiştirdiği binlerce öğrencisiyle yüzyıllardır Anadolu adlı Türkmen yaylasını aydınlatmaya devam etmektedir. Onun ışığı sadece Anadolu’yu değil, bütün dünyayı aydınlatmaktadır. İşte yüzyıllar boyunca yolumuzu aydınlatan Hünkar’a ait veya ona atfedilen ışıklı sözlerden kimileri:

“Eline, Diline, Beline sahip ol!”

“Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.”

“İncinsen de incitme!”

“Emeği ile geçinmeyen bizden değildir.”

“Rengimiz güldür bizim, gül gibi açacağız.
Gönüllere aşk ile sevgiler saçacağız.
Hak hakikat yolunda bir yüzümüz var bizim.
Olduğumuz gibiyiz ve öyle kalacağız.

Erkek dişi sorulmaz muhabbetin dilinde
Hakk’ın yarattığı her şey yerli yerinde
Bizim nazarımızda kadın erkek farkı yok
Noksanlık,eksiklik senin görüşlerinde”

Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin en ünlü yapıtı “ Makalat “ ve “ Velayetname” dir. Makaleler anlamına gelen “ Makalat” ve “ Velayetname” adlı yapıtların Hünkar’a ait olduğu konusunda bir ihtilaf yoktur. Ancak her iki yapıt da Hünkar’ın Hakk’a yürümesinden sonra ortalama 1480 – 1500 yıllarında kaleme alınmıştır. Hünkar ise 1270 – 1271 ‘de dünyadan göçmüştür. Bu yapıtların dışında kimi yapıtların ona ait olup olmadığı tartışmalıdır. Bu yapıtlar; Şathiyye, Fevaid, Fatiha Tefsiri, Besmele Tefsiri vb. dir.

Şah – ı Merdan Ali’nin yolunu sürdüren büyük Türkmen piri Hünkar Hacı Bektaş Veli’ye ithafen Alevi / Bektaşi ozanları büyük bir sevgi ve bağlılıkla şiirler söylemişlerdir. Bu şiirlerde Alevi / Bektaşi yolunun en belirgin inançlarından olan don değiştirme / yeniden başka bir kılıkta dünyaya gelme ( Bu inanç sadece ulu kişiler için geçerlidir ) inancının yansıması olarak Hünkar Hacı Bektaş Veli, Hazreti Ali’den başkası değildir. Hazreti Ali, aslında Hünkar Hacı Bektaş Veli donunda tekrar gelmiştir. İşte Pir Sultan Abdal’ın sözleri:

“Muhammed Miraç’ta davet gününde
Arslan hamle kıldı rahı önünde
Kim idi görünen arslan donunda
Var mı Hacı Bektaş Veli’den gayrı

Size niyaz eder Güruh – u Naci
Arkasında hırka, başında tacı
Onulmaz yaranın merhem ilacı
Var mı Hacı Bektaş Veli’den gayrı “ ( 13 )

Bir başka şiirde ise şöyle demektedir:

“ Balım Sultan er köçeği
Keser kılıncı bıçağı
Cümle erenler gerçeği
Hünkar Hacı Bektaş Veli.

Pir Sultan’ım gerçek veli
Erenlerden çekmem eli
On iki imam’ın yolu
Hünkar Hacı Bektaş Veli.” ( 14 )

Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin don değiştirmiş Ali olduğu inancı başka bir Alevi / Bektaşi nefesinde şöyle dile getirilmektedir:

(…)

“Evvel gelip Ali olan,
Sonra gelip Veli olan,
Ebed hem ezeli olan,
Hakk Muhammed Ali haktır,
Hacı Bektaş Veli Haktır. “ ( 15 )

Alevi / Bektaşi inancına göre Hünkar Hacı Bektaş Veli, Türk / Türkmen yurdu Horasan’dan yine Türkleşmekte olan Anadolu’ya ( o zamanlar Anadolu’ya Rum diyarı denilmektedir.) güvercin donunda gelmiştir. Bu durum bir nefeste şöyle dile getirilmektedir.

“ Horasan şehrinde zuhur eyleyen,
Hünkar Hacı Bektaş Veli pirimdir.
Gelip Rum diyarın pirnur eyleyen,
Hünkar Hacı Bektaş veli pirimdir.

Güvercin donunda pervaz eyledi,
Rum erleri gelip niyaz eyledi
Tevella sırrına avaz eyledi
Hünkar Hacı Bektaş Veli pirimdir.” ( 16 )

Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin aydınlık ve ışıltılı yolunda yürüyen milyonlarca Alevi / Bektaşi, ondan aldıkları güç ve esinle insanlığı, örnek erdem ve ahlak toplumunu kurmaya çağırmaktadırlar. Ele dile ve bele sahip olma ilkesinin biçimlendirdiği bu erdem ve ahlak toplumunun özünde insan sevgisi vardır. Alevi / Bektaşi yolunun insan sevgisini en görkemli ve özlü biçimde anlatan söz de yine büyük Türkmen dervişi Hünkar Hacı Bektaş Veli’ye aittir. Sözlerimizi onun o görkem dolu sözleriyle sürdürelim:

“ Ellerin kabesi var,
Benim kabem insandır.
Kuran da kurtaran da
İnsanoğlu insandır. “

Her yıl ülkemizde, 16 Ağustos tarihinde Nevşehir’in Hacıbektaş ilçesinde büyük Türkmen dervişi Hünkar Hacı Bektaş Veli’yi anma törenleri düzenlenmektedir. Bu ve bunun gibi törenler Türkiye’de Alevi / Bektaşi kimliğini taşıyan insanların gücünü gösteren ve Alevi / Bektaşi nüfusu hakkında bir gösterge olan etkinliklerdendir. Ancak törenlere katılım ne üzücü ki, Alevi / Bektaşi nüfusu dikkate alındığında çok düşük düzeyde cereyan etmektedir. Aleviliğin yükselen bir inanç olarak Türkiye’nin toplumsal yaşamında daha fazla yer alabilmesi için bu törenlere katılımın mutlaka yükselmesi ve her yıl milyonlarca insanın mahşeri kalabalıklar halinde Hacıbektaş’ta buluşması gerekmektedir. Hünkar’ın çağrısına uymak ve onu ziyaret edip bir anlamda hac görevini ifa etmek, durumu uygun olan her Alevi / Bektaşi’nin birincil ve vazgeçilmez görevlerindendir. Bu görevi yerine getirmek yola bağlılığın da bir göstergesidir. Hünkar’ın kutlu çağrısına uyanlara ne mutlu!

Yüzyıllar önce o bize şöyle seslenmişti:

“ Dostlarım,
Kardeşlerim,
Canlarım…
Kaldırın başlarınızı
Suçlular gibi, yüzümüz yerde
Özümüz darda durup dururuz.
Kaldırın başlarınızı yukarı
Bize göz verildi, gözleyin diye!
Dil verildi söyleyin diye!

El gövdede kaşınan yeri bilir.
Dert bizde, derman ellerimizdedir.
Ararsan bulursun, verirsen alırsın.
İnanmazsan gelir görürüsün. ( 17 )

5. ABDAL MUSA

14. yüzyılda yaşadığı kabul edilen Abdal Musa da Alevi / Bektaşi yolunun önderlerindendir. Abdal Musa, Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin halifesi olarak yola hizmeti sürdürmüştür. Onun yol içinde oynadığı rol nedeniyle cem ayinlerinde meydanda bulunan on iki posttan biri Abdal Musa postu ( Ayakçı Postu ) olarak kabul edilir. Ayakçı, abdallık mertebesidir. Tekkelerde temizlik işlerini yapan dervişe verilen isimdir. Ayakçı postu, Abdal Sultan makamı olarak bu hizmete verilen değeri anlatmaktadır. Ayrıca Abdal Musa Sultan adına düzenlenen Abdal Musa Cemi ve Abdal Musa Kurbanı bulunmaktadır.

Baba İlyas’ın beş kuşak sonra torunu olan tarihçi Aşık paşa, Abdal Musa’nın Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminde Orhan Bey ( 1326 – 1362 ) ile birlikte Bursa’nın fethine katıldığını, Yeniçerilerin Hacı Bektaş Veli’yi pir tanımalarında etkili olduğunu ve bir süre Pir evi’nde kaldığını belirtir.

15. yüzyılda yazıldığı belirtilen Abdal Musa Velayetnamesi bulunmaktadır. Bu velayetname Abdal Musa’nın Antalya Teke yöresine gelişini, halifelerine icazet vererek onları hizmete göndermesini ve kerametlerini anlatır. Şimdi Abdal Musa’ya ait olduğu kabul edilen bir nefesi sunalım:

Kim ne bilür bizi nice soydanuz
Ne zerrece oddan ne de sudanuz

Bizim meftunumuz marifet söyler
Biz Horsan mülkündeki boydanuz

Yedi deniz bizim keşkülümüzde
Hacım umman ise biz de göldenüz

Hızır u İlyas bizim yoldaşımızdır
Ne zerrece günden ne hod aydanuz

Yedi tamu bize nevbahar oldu
Sekiz uçmak içindeki köydenüz

Bizim zahmımıza merhem bulunmaz
Biz kader okunda gizli yaydanuz

Tur’da Musa durup münacat eyler
Neslimizi sorar isen Hoy’danuz

Abdal Musa oldum geldim cihana
Arif anlar bizi nice soydanuz ( 18 )

6. KAYGUSUZ ABDAL

Kaygusuz Abdal, Abdal Musa Sultan’ın mürididir. Antalya Beyliğine bağlı Alaiye Sancağı beyinin oğlu olan Kaygusuz Abdal Gaybi olarak da bilinir. Abdal Musa Sultan’a mürid olduktan sonra Kaygusuz adını almıştır. Kaygusuz Abdal Menakıbnamesi Gaybi ile Abdal Musa’nın karşılaşmasını ve bundan sonraki olayları aktarır. Gaybi Abdal Musa’nın kerameti karşısında onun tarikatına girer. Kaygusuz, dergahta 40 yıl hizmet eder. Kaygusuz Abdal cem ayininde on iki posttan biri olan Nakib Postu ile temsil edilir. Nakib Postu Kaygusuz Sultan Makamıdır. Nakib, tekkede mürşide yardım eden, onun buyruğu üzerine yerine geçen, onun adına iş gören derviş veya dede anlamına gelir.

Kayugusuz Abdal’ın nefesleri Alevi / Bektaşi yolunun felsefesini ve inancını anlatan yazınsal / edebi başyapıtlardandır. Cem ayinlerinde sıkça okunmaktadır. Şimdi onun nefeslerinden ikisini sunalım:

Dervişlik hırkada tacda değildir.
Isılık oddadır, sacda değildir.
Var bir gerçek erden kuşan kuşağı
Anları kurt yemez, ucda değildir.

Hakkı ister isen ademde iste
Irak’ta, Mekke’de, Hac’da değildir.
Döğüp bir kardeşin hatırın yıkma
Eğilip kıldığın secde değildir.

Aşk ile öle gör Kaygusuz Abdal
Aşk ile ölmezsen güçte değildir. ( 19 )

Kaygusuz Abdal’ın Tanrı – insan birlikteliğini vurgulayan bir nefesi:

Alem külli vücuddur can ben oldum
Vücuda can ile canan ben oldum
Suretimi göründür ki ademdür
Ma’nide sıfat – ı rahman ben oldum. ( 20 )

7. BALIM SULTAN

Bektaşiler, Balım Sultan’ı İkinci Pir olarak kabul ederler. Bektaşiliğin tarikat olarak yeniden yapılanmasında onun etkili olduğuna inanılır. Cem ayinlerinde Meydandaki Ekmekçi Postu Balım Sultan Makamıdır. Balım Sultan’ın Bektaşiliğe mücerredliği getirdiğine inanılır. Balım Sultan, Pir’in ( Hacı Bektaş Veli ) hiç evlenmediğini, Hızır Lala olarak bilinen Timurtaş’ın Hünkar’ın manevi oğlu olduğunu ileri sürerek hem mücerredliği meşrulaştırmış hem de bel evladı yerine yol evladının önemli olduğunu savunmuştur. Böylece Bektaşilikte iki kol oluşmuştur. Bir yanda Çelebiler / Çelebiyan / Sofiyan kolu, öbür yanda Babalar / Babağan kolu.

Balım Sultan hakkında belgelere dayalı kesin bilgiler yoktur. Doğum ve vefat tarihleri kesin değildir. Müdafaa adlı yapıtta Hicri 878 – 927 tarihleri verilirken Mısır baskılı Arapça bir yapıtta Hicri 862 – 922 yılları arasında yaşadığı bildirilmektedir. Babasının Seyyid Ali Sultan ( Kızıl Deli Sultan ) ile birlikte Rumeli’ne geçen Mürsel Bali olduğu kanısı yaygındır. Posta oturduktan sonra İstanbul’a geldiği ve sultana nasip verdiği söylenmektedir. Balım Sultan’ın Bektaşiliği Caferi Mezhebi üzere ve Hacı Bektaş Veli’nin güttüğü amaç dahilinde erkan ve kurallara bağladığı kabul edilmektedir. ( 21 )

Bir nefese göre Abdal Musa ve Kızıl Deli Sultan çağdaştırlar.

Balım Sultan arkadaşı yoldaşı,
Kızıl Deli Sultandürür hem eşi,
Abdal Musa Sultan dersen ne kişi,
Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi? ( 22 )

Kazak Abdal’a ait bir nefese göre Balım Sultan Pir’in ocağını uyaran, Mürsel Baba’nın oğlu, Kızıl Deli Sultan’ın uyandırdığı / yetiştirdiği kişidir.

Kızıl Deli ocağından uyanan
Baştanbaşa yeşillere boyanan
Varıp pirin eşiğine dayanan
Mürsel Baba oğlu Sultan Balımdır.

Mekan tutmuş Hanbağı’nda bucağın
Bulutlara ağıp tutan sancağın
Uyandırdı pirimizin ocağın
Mürsel Baba oğlu Sultan Balımdır. ( 23 )

7. PİR SULTAN ABDAL

Pir Sultan Abdal, Alevi / Bektaşi yolunun yedi ulu ozanından biridir. Onun deyişleri tüm Anadolu halkının dilinde çağlar boyu söylenmiş ve halen de söylenmektedir. Sadece Alevi / Bektaşi / Kızılbaş Türkmenlerce değil, Sünni, Şii Türkmenler / Türkler ve hatta gayri Türk topluluklarca da çok sevilen Pir Sultan Abdal, Türk / Türkmen halkının haksızlıklara, adaletsizliğe ve zulme karşı direnişinin, ayağa kalkışının, isyanının, haykırışının tecessüm etmiş, kişileşmiş halidir. Kendisi aslen Türkmendir, Türk soyludur. Doğum ve ölüm tarihleri kesin olarak bilinmemekle birlikte 16. yüzyılda yaşadığı kabul edilmektedir. Halkın içinden çıkmış biri olarak daima halkın yanında yer almış ve hiçbir zaman zulme boyun eğmemiştir. Onun düşünceleri yüzlerce yıl Türkmen halkının yol göstericisi olmuştur. Bu nedenle deyişlerinin çoğu halkça ezbere bilinmekte ve büyük bir huşu ve coşku ile ibadet telakki edilerek söylenmektedir.

Pir Sultan Abdal, Osmanlı ile Kızılbaş Türkmen Safevi Devleti arasındaki mücadele ve siyasal olaylarda taraf olmuştur. Bu özelliği dolayısıyla bazı Osmanlıcı çevrelerce ağır eleştirilere maruz bırakılsa da çağdaş, ilerici ve laik Türk ulusçuları tarafından Türk dilinin ve kültürünün büyük ozanlarından biri olarak daima derin bir saygı ve engin bir sevgi ile anılmaktadır. Pir Sultan Abdal, büyük bir Türkmen ozanı olarak Türk dilini kullanışındaki büyük ustalığı, şiirlerindeki derinlik ve insan sevgisi onun çok büyük bir düşünür ve sanatçı olduğunun kanıtlarındandır. Zulme karşı başkaldırması, isyan etmesi, baskılara boyun eğmemesi ve her koşulda halkın yanında yer alması Alevi / Bektaşi öğretisinin vazgeçilmez gereklerindendir. Çünkü Alevi / Bektaşi öğretisi, nereden gelirse gelsin haksızlıklara karşı durmayı, zulme boyun eğmemeyi gerektirmektedir. Pir Sultan Abdal bu geleneğin devamı olarak Türk / Türkmen kültürünün en önemli öğelerinden biridir. Şiirlerinin Alevi / Bektaşiler yanında Sünni Türk / Türkmenler tarafından da sevilip söyleniyor oluşu bunun göstergesidir.

Şimdi Pir Sultan Abdal’ın kişiliğini en çıplak bir biçimde yansıtan bir şiirini sunalım:

Şu milletin hak sancağını,
Çekelim bakalım nic’olursa olsun.
Teber çekip zalımların kanını,
Dökelim bakalım nic’olursa olsun.

Şu milleti güruh güruh gezelim,
Mazlumları bir katara dizelim,
Zalımların sarayın bozalım,
Yıkalım bakalım nic’olursa olsun.

Mahluk deccal oldu insan haşarı,
Asla bilen yoktur hayırı şerri,
Teber çekip şu mağaradan dışarı,
Çıkalım bakalım nic’olursa olsun.

Pir Sultan’ım dostlar yardım etmez mi?
Erenler bağında bülbül ötmez mi?
Bunca yattığımız gayri yetmez mi?
Kalkalım bakalım nic’olursa olsun.

Pir Sultan Abdal dönemin padişahının Sivas’taki uzantısı olan Hızır Paşa tarafından idam edilmiştir. İdam edileceği zaman Hızır Paşa tarafından ona son bir fırsat verilir. Kendisine içinde şah sözcüğünün geçmediği bir deyiş söylerse yaşamının bağışlanacağı söylenir. Fakat o, asla ödün vermez ve yolundan dönmez. İçinde şah sözcüğü geçen üç uzun şiir okur ve darağacına çıkar. Pir Sultan Abdal, idam sehpasına yürürken bile şöyle söyler:

Alınmış abdestim aldırırlarsa
Kılınmış namazım kıldırırlarsa
Sizde şah diyeni öldürürlerse
Ben de bu yayladan Şah’a giderim.

Pir Sultan’ın kendi kimliğini ilan ederken söylediği şu şiir aynı zamanda kimi çevrelerin iddia ettiği gibi Alevi adlandırmasının son bir iki asrın ürünü olmadığının da kanıtıdır:

“ (…)

İmam – ı Ali’dir aynı bekadır.
Pir elinden zehir içsem şifadır
Yardımcımız Muhammed Mustafa’dır.
Hüseyniyim, Aleviyim ne dersin ?

(…)

İmam Rıza’nın ben envarıyım
Şah – ı Kerbela’da doğan Ali’yim
Münkirin, Yezid’in Azrail’iyim
Hüseyniyim, Aleviyim ne dersin ?

(…)

Pir Sultan’ım çağırır Hint’te, Yemen’de
Dolaştırsam seni sahib zamanda
İradet getirdim ikrar imanda
Hüseyniyim, Aleviyim ne dersin ? “

8. SİMAVNA KADISI OĞLU ŞEYH BEDRETTİN MAHMUT

Şeyh Bedrettin, Alevi / Bektaşilerin büyük önderlerindendir. Anadolu Aleviliğinin oluşumuna katkıda bulunan büyük bir Türkmen dervişidir. Öğrenimine Sünni İslam anlayışına göre başlamış ve devam etmiştir. Sünni İslam hukuk eğitimi almıştır. Ancak eğitiminin sonunda vardığı yer Batıni / Alevi öğretisidir. Şeyh Bedrettin düşünceleri ile bu öğretiye çok büyük katkılarda bulunmuş, yolun çağın gereklerine göre yeni unsurlar kazanarak sürmesini ve zenginleşmesini sağlamıştır. İslam ve Anadolu Türk tarihinde Bedrettinilik adı verilen bir akımın kurucusu olmuştur. Bedrettinilik, Alevi / Bektaşi yoluyla bütünleşmiş ve bu adla sürmüştür.

Şeyh Bedrettin hazretlerinin doğum ve ölüm tarihleri konusunda farklı görüşler bulunmakla birlikte onun 1358 – 1420 tarihleri arasında yaşadığı kabul edilmektedir. İdam tarihi 18 Aralık’tır. Şeyh Bedrettin’in babası Edirne’nin Simavna diye bilinen bölgesinde kadılık yapan bir askerdir. Anası ise Müslümanlığı kabul edip “ Melek “ adını alan bir Hristiyandır. Kur’an ve İslam ile ilgili ilk bilgileri babasından alan Şeyh Bedrettin, daha sonra Konya’ya giderek Molla Yusuf olarak tanınan bir bilginden İslami ilimler alanında dersler almıştır. Yine burada Fazlullah adlı birinden tasavvufi bilgiler edinmiştir. Şeyh Bedrettin, astronomi ve tıp bilimi ile de ilgilenmiştir. Ama yoğunlaştığı alanlar Tefsir / Kur’an yorumu, Hadis / Hazreti Muhammed’in sözleri, Fıkıh / Sünni İslam Hukuku ve Arapça dil bilgisidir. Yaşadığı dönemde İslam dünyasında bir eğitim ve öğretim merkezi olan Mısır’ın gözde kenti Kahire’de bulunmuş ve orada pek çok bilginle tanışıp onlarla hoca – öğrenci ilişkisi çerçevesinde münasebet kurmuştur. Şeyh Bedrettin hazretleri, ünlü Türk tasavvuf bilgini Şeyh Hüseyin Ahlatlı ile tanışmış ve bu tanışma onun düşünce ve inanç yaşamında büyük değişimlere yol açmıştır. Şeyh Hüseyin Ahlatlı’ya mürid olan Şeyh Bedrettin hazretleri, onun Hristiyan kökenli olup Müslümanlığa geçerek Meryem adını alan baldızı Maria ile evlenmiştir. Daha sonra şeyhinin isteği üzerine İran’a, Tebriz ve Kazvin’e giderek o dönemde yaygınlaşan Şii / Batıni devinimler hakkında gözlemlerde bulunmuştur. Bu devinimleri yakından incelemiştir. Şeyh Bedrettin hazretleri Safevilerle de tanışmış ve temasa geçmiştir. Tebriz ve Kazvin ziyaretinden sonra Safevi halifesi Hamid ile tanışmıştır. İran’dan sonara Kahire’ye dönen Şeyh Bedrettin, şeyhi tarafından yerine geçecek kişi olarak atanmıştır. Ancak şeyhinin ölümünün ardından diğer müridlerin kıskançlığı nedeniyle Kahire’den ayrılmış ve Halep’e gitmiştir. Orada onu Babai Türkmenler karşılamıştır. Babai Türkmenler ondan kendilerine önder olmasını istemişler fakat o yine İran’a yönelmiş ve Timur’la karşılaşmıştır. Timur bir imparatorluk kurmuş, önceleri Sünni eğilimliyken sonradan Ali evladına, Şii kesime ve hatta Şamanist eğilimli Türkmen şeyhlerine yakın ilgi göstermiştir. (24)

Şeyh Bedrettin, Timur’un ordugahından ayrılıp Aksaray ve Konya’ya gelir. Yol boyunca heteredoks Türkmen topluluklarıyla ilişkiye geçer. Bunlar Babai, Abdal, Işık, Bektaşi vb. adlar alan Sünnilik karşıtı Türkmenlerdir. Şeyh Bedrettin bunları kendisine bağlamayı başarır. Gezileri sırasında Hu Kemal adıyla anılan Torlak Kemal ve Börklüce Mustafa ile karşılaşır. Şeyh Bedrettin hazretlerinin yolu en sonunda Musa Çelebi ( 1376 – 1413 ) ile kesişmiştir. (Yeri gelmişken ifade edelim; bazı tarihçiler Şeyhin İran’a bir kez gittiğini bazıları ise iki kez gittiğini ileri sürerler.)

Osmanlı ile Timur devleti arasında cereyan eden ünlü Ankara savaşında Yıldırım Beyazıd yenilince Osmanlı ülkesinde bir iç karışıklık ve padişah çocukları arasında da iktidar kavgası başlar. Süleyman, İsa, Musa ve Mehmet Çelebilerin her biri bir bölgede hükümdarlıklarını ilan ederler. Bir mücadele döneminin ardından kardeşlerden Mehmet Çelebi ve Musa Çelebi baş başa kalmıştır. Musa Çelebi, Şeyh Bedrettin’i kadıasker atar. Yoksullardan yana ve toplumcu / sosyalist bir politika izleyen Musa Çelebi’nin babası Sultan Beyazıd, Sünni inançta iken kendisi Batıni dervişlere yakınlık göstermiştir. Alevilerin çok sevdiği Batıni bir derviş olan Şeyh Bedrettin hazretlerini kadıasker olarak ataması da bu nedene dayanmaktadır. Musa Çelebi kardeşiyle sürdürdüğü iktidar savaşını yitirince Şeyh Bedrettin hazretleri için de zor günler başlar. Sultan 1. Mehmet onu İznik’e sürer. Şeyh daha sonra Kastamonu’da hüküm süren İsfendiyar Beyi’nin yanına sığınır. Şeyh, sonunda her şeyi göze alarak Edirne’ye dönmeye karar verir. Deliorman ve Dobruca’da Sarı Saltuk yanlısı Babai, Bektaşi, Oğuz Türkleri Şeyhin etrafında toplanır. Bu arada Şeyhin müridlerinden ve en sadık adamlarından Börklüce Mustafa ve Toklak Kemal, Aydın ve Manisa dolaylarında halkı örgütlemeye çalışırlar. Börklüce Mustafa, yaptığı çalışmalarla Türkmen köylüleri örgütler ve bir bölüm topraklardan ağa – bey takımını atarak toprağı hep birlikte işlemeye ve toplumsal adaleti uygulamaya başlar. Durumdan kaygılanan Sultan Mehmet, Saruhan Valisini üzerlerine gönderir. Örgütlenmiş Türk / Türkmen köylüler, yöredeki Rum halkının da desteğiyle valinin kuvvetlerini Karaburun’un dar geçitlerinde yenilgiye uğratırlar. Börklüce Mustafa’nın çok güçlü olduğunu öğrenen Sultan Mehmet, bu kez de Şehzade Murad’ı büyük bir kuvvetle Börklüce’nin üzerine gönderir. İki ordu arasında cereyan savaşta sekiz bin devrimci Türkmen savaşçı şehit olur. Kalanları da tutsak düşer. Büyük toplumcu Türk şairi Nazım Hikmet, bu olayı “ Şeyh Bedrettin Destanı “ adlı şiirinde şöyle anlatmaktadır:

( … )

“ Hep bir ağızdan Türkü söyleyip
Hep beraber sulardan çekmek ağı,
Demiri oya gibi işleyip hep beraber
Hep beraber sürebilmek toprağı,
Ballı incirleri yiyebilmek hep beraber
Yarin yanağından gayri her şeyde
Her yerde
Hep beraber
Diyebilmek için
On binler verdi sekiz binini…”

Tutsak düşen Türkmen devrimcileri Ayasluğ şehrine götürüp boyunlarını vurdururlar. Börklüce Mustafa’yı da kollarından bir direğe bağlayarak çarmıha gererler. Manisa dolaylarındaki Torlak Kemal de aynı sona uğrar. Sultan Mehmet, Deliorman’daki Şeyh Bedrettin hazretlerinin hızla güçlendiğini haber alınca adamlarından kimilerini Şeyh’in yanına göndererek onun müridi olmalarını sağlar. Bu sözde Mürid ajanlar fırsatını kollayıp çadırında bastırarak Şeyh’i bağlarlar. Serez Şehrindeki Sultan Mehmet’in yanına götürürler. Büyük Türkmen devrimci Şeyh Bedrettin hazretlerinin öldürülmesine fetva verilir. Şeyh’i Serez çarşısında bir ağaca asarak idam ederler. Şey Bedrettin hazretleri, başta Alevi / Bektaşiler olmak üzere bütün Türklüğün ve bütün Türk dünyasının en büyük övünç kaynaklarından biridir. Onun zulme ve zalime karşı başkaldırışı bir efsane olarak bütün Türk nesillerini kıyama çağıran kutlu bir destandır. Bu destan yeni kuşaklara bir ulusal marş gibi belletilmelidir. Tarihin en büyük devrimcilerinden olan Şeyh Bedrettin, Sünni bir ailedendi ve eğitimini de Sünni İslam’a göre almıştı. Ancak sonuçta vardığı nokta Alevi / Kızılbaş ( Batıni / Hurufi / Kalenderi ) öğretisi olmuş ve o, Kızılbaş Türkmenlerin zulme karşı savaşında yolbaşçılık görevi üstlenmiştir. Onun en büyük müridlerinden birinin bir Osmanlı şehzadesi olduğunu hiçbir Alevi Türkmen unutmamalıdır. Şeyh’in destekçilerinin çoğunluğunun gayri Türk, yerli Hristiyan halk olduğu yolundaki iddialar tümüyle saçma ve gerçek dışıdır. Üstelik gülünçtür. Türk kimliğinden, Türkmenlikten rahatsızlık duyan ve soyunu inkar edip haramzadelik yapanlar, Şeyh Bedrettin hazretlerinin ve onun yoldaşlarının Türkmenlik kimliğini ve Türk soylu oluşlarını gölgeleyemezler. Elbette ki onun destekçilerinin bir bölümü yerli halktandı. Ancak onların sayısının çok küçük olduğu da tarihsel olarak sabittir. Şeyh Bedrettin hazretlerinin kıyamı, Hazreti Hüseyin’in kıyamı gibidir. Zulme, zalime, haksızlığa ve adaletsizliğe karşı insanlık onurunun ayağa kalkmasıdır. Şeyh Bedrettin hazretlerinin yolu bütün Alevi / Bektaşi Türkmenlerin yolu olmalıdır. Onun bütün düşünceleri aydınlanmacı, toplumcu ve insancıldır.

Şeyh Bedrettin’in görüşlerinden kesitler:
Hayatı ve dünyayı kendi küçük dünyaları ile sınırlı tutanlar bizi anlamazlar.
İnsanların pek çoğu birbirlerine yahut haksız mala, meşru olmayan paraya veya rütbe ve mevkilere, yiyecek ve içeceklere ibadet ediyorlar da, Allah’a ibadet ediyoruz sanıyorlar.
Bütün namazlar ve niyazlar ahlâkın düzeltilmesi için, iç yüzün arındırılması için birer vasıtadan ibarettir. Hakiki ibadetin hiçbir vakit kayıt ve şartı yoktur. Hangi tarzda yapılırsa yapılsın, Tanrının dileğine uygun olur. İbadetin temeli maksudun Hak olmasıdır. Bir cemaatte bu temel bulunmayınca yaptıkları ibadetler de kaybolur. Yalnız kötü toplantılar kalır. Fenalık üzerinde toplananlardan sen hemen uzaklaş.
Kötü ve Çirkin işlerle uğraşan insanlar Hak’tan uzaklaşmışlardır. Cehennem işte budur. Cennetle cehennemi başka yerde aramak saçmalıktır.
İnsanlar eylemleriyle, düşünce ve fikirleriyle güzeli ve iyiyi bulabildikleri oranda Hak’la buluşmuşlardır.
İnsanlar Müslümanlıktan önce somut bir puta taparlardı, çağımızda ise hayali bir puta tapıyorlar. Belki bir gün Hak kendisini gösterir de Hak olarak ona taparlar.
Gerçek tasavvufçu, hiçbir insan gözünün görmediği, kulağının işitmediği, gönlünün sezmediği şeyleri bilir. Onları halka, kafalarının alabileceği şekilde anlatır. Ama aslını içinde gizler.
Tanrı dünyayı yarattı ve insanlara verdi. Demek ki; dünyanın toprağı ve bu toprağın bütün ürünleri insanların ortak malıdır. Ben senin evinde kendi evim gibi oturabilmeliyim, sen benim eşyamı kendi eşyan gibi kullanabilmelisin. Çünkü bütün bunlar hepimiz içindir ve hepimizin malıdır.
Tarih, gelecek için kavga verip, yitmiş bile olsa, insanlık için vuruşanları hiç unutmaz.
İbadet etmekten amaç; ezeli ve büyük varlığa gönüllerin yönelmesi ve kapılmasıdır. Yoksa dünya umuruna dalmış bir kalp ile bin sene namaz kılmış, oruç tutmuş olsan, bundan dolayı hiçbir sevap ve mükâfat kazanamazsın.
Ölmeden önce ölmek, dünyanın zevklerinden ve hayvani hırs ve şehvetlerinden sakınmaktır. Onu yapabilen insan, şüphesiz ki; hakiki varlık ile birleşir. Ve sonsuz yaşam ile diri olur. Ancak insanlar dünyanın bin bir türlü çekici ve aldatıcı zevkinden, çeşit çeşit yakıcı hırslarından ayrılamadıkları için buna gönül vermezler.
Kutsal kitap Kur’an, açık ve gizli anlamlar taşır. Gizli anlamlar yorumlanmalıdır. Bunu bir Mürşid – i Kamil ( Burada Kur’an’daki “ er- Rasihune fi’l – ilm “ / Bilimde derinleşenler deyimini anımsayalım.) yapabilir.”

Şeyh Bedrettin hazretlerinin kemikleri taraftarlarınca mübadele yıllarında, Yunanistan’dan getirilmiş, çeşitli yerlerde saklandıktan sonra, yirmi yıl Topkapı Sarayı Müzesi’nin depolarında bir çinko kutu içinde korunmuştur. 23. 10. 1961 – 5 / 1849 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla Sultan Mahmut Türbesi Haziresine gömülmüştür.( 25 ) Şeyh’in adına bir anıt mezar yapılması Alevi / Bektaşi toplumunun yerine getirmek zorunda olduğu bir görevdir. Günümüzde Şeyh Bedrettin hazretlerinin erkanını yürütmeye çalışan ve kendilerine Amuca ve Bedrettini ( Arapça aslı düşünülerek Bedreddini olarak da yazılmaktadır.) adını veren bir Türkmen topluluk bulunmaktadır. Bu topluluk Trakya’da Kırklareli’nin bazı köylerinde ve İstanbul’un kimi semtlerinde yaşamaktadır. ( 26 ) Amucalar düşünce olarak Alevi / Bektaşi toplumunun bir parçası haline gelmiştir.
Konumuzu, bir Bedrettini olan sayın Refik Engin’in Toplumsal Barış Dergisi’nde yayımlanan bir şiiriyle bağlayalım.
“Bize de diyorlar Gülşeni,
Gülşeni değil, BEDREDDİNİ.
Tutmayız gönülde kini,
Bedreddiniyiz, BEDREDDİNİ.

Aşk ile döner BEDREDDİNİ,
Severler Ehlibeyt seveni,
Semah eder, içerler demi,
Bedreddiniyiz, BEDREDDİNİ.

Ayırt etmeyiz hiçbir dini,
Sever canlar hep birbirini,
Kabul eyleyin bu ENGİN’İ,
Bedreddiniyiz, BEDREDDİNİ.”

Dipnotlar:

Anton Jozef Dıerl, Anadolu Aleviliği, s. 94.
Gibb, Orta Asya’da Arap Fütühatı, Çev.: M. Hakkı, s. 14.
Anton Jozef Dıerl, age, s. 119
Faik Bulut, Alisiz Alevilik, s. 480.
Cemal Şener,Alevilik Olayı, s. 35.
Cemal Şener, age. s.37.
Cemal Şener, age. s.39.
M. Tevfik Oytan, Bektaşiliğin İçyüzü, c.2, s. 250.
Hüseyin Bal, Alevi İslam Yolu, s. 135 -136.
Abdülbaki Gölpınarlı, Velayetname, s. 99.
Abdülbaki Gölpınarlı, 100 Soruda Türkiye’de Mezhepler ve Tarikatlar, s.271.
Abdülbaki Gölpınarlı, Velayetname, s. 99.
Pir Sultan Abdal Divanı, Ant Yayınları, s. 331.
Pir Sultan Abdal Divanı, Ant Yayınları, s. 15.
Besim Atalay, Bektaşilik ve Edebiyatı, s. 115.
Besim Atalay, age. s. 117.
Cemal Şener, age, s. 160.
Hüseyin Bal, age. s. 150 – 151.
Aziz Yalçın, Makalat – ı Hacı Bektaş Veli, s. 400.
Hüseyin Bal, age. s. 153.
M. Tevfik Oytan, age, c.2, s. 29.
Hüseyin Bal, age. s.155.
Hüseyin Bal, age. s. 155 – 156.
Erdal Zeki Aslan, Toplumsal Barış Dergisi, Sayı 3, s. 53.
İsmail Onarlı, Toplumsal Barış Dergisi, Sayı 8, s. 47.
Refik Engin, Toplumsal Barış Dergisi, Sayı 8, s. 48.
Lütfi Kaleli, Toplumsal Barış Dergisi, Sayı 8, s. 44 – 45.
Lütfi Kaleli, Toplumsal Barış Dergisi, Sayı 8, s. 45.
www.karacaahmet.com
www.karacaahmet.com
Ahnet Yaşar Ocak, Babailer İsyanı, s. 96.
Osman Turan, Selçuklular Zamanı Türkiye, s. 425.
Cemal Şener, age, s. 99.
İsmail Kayaoğlu, Anadolu’da 13. Yüzyıl Derviş Tarikatleri ve Sosyal Zümreler, Uluslar arası Osmanlı Öncesi Türk Kültürü Kongresi Bildirileri, s. 21.
Yaşar Nuri Öztürk, Tarih Boyunca Bektaşilik, s. 68.
www.hubyar.org

Alıntıdır Kaynak Burası


Etiketler :
Kategori: Erenler |
« || »